İSLAM’I TANIYORMUSUN?
İslam'ı gerçekten tanıyor musun? İslam hakkındaki bilgilerini araştırarak mı elde ettin, yoksa kulaktan dolma bilgilerle mi? Yada İslam hakkında bir takım ön yargıların mı var? Bütün bildiklerini bir tarafa bırak. Gerçek mânâda İslam'ı tanımana yardımcı olacak ve izlemekle hiç bir şey kaybetmeyeceğin bu videoyu sonuna kadar mutlaka izle.

İslam teslim olmak manasına gelmektedir. İslam; insanın dünyasını bir düzene koymak üzere ve neticesinde de ahiret hayatında mutlu bir hayat sürmek üzere, kendisini Allah'a ve gönderdiği elçiye teslim etmesi demektir. Böylesine teslim olan bir insanın dünya hayatını, artık onu yaratan ve en iyi tanıyan Allah şekillendirecektir. İslam, belirlediği ölçülere göre yaşamak şartıyla, bu dünya hayatında da âhiret hayatında da mutluluk vaat etmektedir.

İslam'ı getiren Hazreti Muhammed nasıl bir insandı?
Küçücük yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş, öksüz ve yetim kalmıştır. Dedesinin ve daha sonra da amcasının yanında büyüyen Hazreti Muhammed'in hiç yalanına rastlayan olmamıştı. Çevresinde emin insan olarak biliniyordu. Hiç bir kimse onun elinden, dilinden ve yaşantısından bir zarar görmemişti. Allah'ın özel koruması altında yetişmiş ve yaşadığı dönemdeki ahlaksızlıklardan uzak kalmıştı. Yaşadığı dönemde kadınların hiç bir değeri yoktu. Kadın alınıp satılan ve cinsi arzuları karşılayan bir varlık durumundaydı. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü güçlünün zayıfı ezdiği ve köleleştirdiği bir dönemde yaşamış ama hiç bir kötülüğe bulaşmamıştı. Bununla birlikte yaşadığı dönemde Mekke edebiyatın ve şiirin merkezi olmasına rağmen onun okuma ve yazması yoktu. Bu durum neticesi ve mucizesi, sonra ortaya çıkacak olan İlahi bir takdir gereği idi.
Peygamberliğini ilan etmesi ve anlattıkları şeyler ile her geçen gün kendisine inananlar çoğaldı. O dönemin önde gelenleri onun hareketinden rahatsız oldular ve davasından vazgeçmesi için ona dünyalık olarak bir insanın isteyeceği her şeyi teklif etmelerine rağmen o hiç birisini kabul etmedi. Hangi insan batıl bir dava için her şeyden vazgeçer ki? Daha sonra taraftarlarına akıl almaz işkenceler yaptılar ama yine de onun getirdiği İslam'ın çığ gibi büyümesini engelleyemediler. Adaletli düşünen bir insan kendisine şunu soruyor: bütün işkencelere ve zulümlere rağmen İslam'ı seçenlerin ona bu kadar bağlı olmalarının sebebi ne olabilir? Onları canlarından ve mallarından vazgeçirmeye bu kadar etki eden şey nedir? Hazreti Muhammed onlara ne vaat etti ki canlarından ve mallarından vazgeçecek kadar ona bağlandılar? Tıpkı Hazreti İsâ'nın havarilerinin ona bağlandıkları gibi bağlanmışlardı.
Mükemmel bir insan olan hazreti Muhammed’e asılsız iftiralar atılmakta ve karalayıcı ifadeler kullanılmaktadır. Bunun nedeni Amerika, Avrupa ve bir çok ülkede doğmak üzere olan İslam’ın önünü kesmektir. Bu iftiralara aldırış edersen bu büyük insanı tanımadan ölürüsün. Allah sana akıl verdi pişman olmamak için başkalarının fikirlerini değil aklını kullan ve İslam’ı mutlaka tanı. 
 
 
Hazreti Muhammed’in getirdiği İslam  neleri yasaklıyor?
Allah'a ortak koşmayı, zina etmeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, ana babaya asi olmayı, adam öldürmeyi, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı, hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, hile yapmayı, dolandırıcılığı, iftira atmayı, gıybet etmeyi, kalp kırmayı, başkasının malını gasbetmeyi ve insanların zarar gördüğü bir çok şeyi yasaklamaktadır. 
Hazreti Muhammed neleri tavsiye ediyor?
Yalnızca Allah'a kul olmayı, hayatı Allah’ın emirleri doğrultusunda şekillendirmeyi, dürüst olmayı, doğru söylemeyi, insanlara iyi davranmayı, kalp kırmamayı, güler yüzlü davranmayı, anne ve babaya, kadınlara akrabaya ve komşulara iyi davranmayı ve hatta bütün canlılara merhametli olmayı emretmektedir. 

İslam'a tâbi olanlara ne vaadediyor?
Hazreti Muhammed Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara ulaştırdı ve İslam'a tabi olmaları halinde bitmez, tükenmez ve akıllara durgunluk verecek kadar olağanüstü güzelliklerin olduğu ve hiç bir kötülüğün olmadığı cennet hayatını müjdeledi.

Hazreti Muhammed önceki gönderilen elçileri reddetmedi.
Hazreti Muhammed kendisinden önce gönderilen Adem, Nuh, Lut, Yusuf, Dâvud, Süleyman, Musâ ve İsâ gibi kendisinin de bir elçi olduğunu ifade etmektedir. Onlara saygı duymakta ve onları kardeşlerim diyerek iyilikleriyle anmaktadır. Hiç birisine kötü söz söylememiş ve hep sevgiyle anarak onlarında kendisinden önce gönderilen peygamberler olduklarını ifade etmiştir. 

Hazreti Muhammed önceki elçilerin kitaplarını reddetmiyor?
Hazreti Muhammed kendisi gibi, gönderilen diğer elçilerin getirdiği kitapları kabul etmektedir. Bütün Müslümanlar da bunu böyle kabul etmektedirler. Hazreti Muhammed hazreti Musa'ya gönderilen Tevrat'ın da, hazreti İsa'ya gönderilen İncilin de indiği dönemde Allah'ın sözleri olduğunu ancak daha sonra tahrif edildiğini ve hükümlerinin kaldırılarak onların yerine Kuran'ın gönderildiğini ifade etmektedir. 

Hazreti Muhammed’in mucizeleri nelerdir?
Onun en büyük mucizesi Kuran idi. Okuma yazması olmayan ve vaktiyle çobanlık yapmış birinin Kuran gibi bir kitabı yazması mümkün değildir. Kuran'ı okuyan biri bunun bir insan sözü olamayacağını rahatlıkla anlayabilir. Çünkü Kuran bir çok mucizevi hususlardan bahsederken, büyük bir edebi sanatı ve ses uyumunu ortaya koymaktadır. Ayrıca yaşadığı dönem edebiyatın ve şiirin en üst seviyede revaçta olduğu bir dönemdi. Şiir yarışmaları düzenlenir ve birinci olan şiir Kâbe'nin duvarına asılırdı. İlahi takdir gereği o okuma yazma bilmiyordu. Ve böyle birisi o zamanın bütün şairlerinin, sözleri karşısında aciz kaldığı Kuran'ı getirdi. Kuran'ı dinleyenler bu bir insan sözü olamaz diyor ve hemen Müslüman oluyordu. Hatta bu yüzden Mekke de Kuran'ın açıktan okunması dahi yasaklanmıştı.
Hazreti Muhammed'in bir çok mucizesi var ancak burada hepsinden bahsetmek mümkün olmadığı için bir kaç tane örnek verelim.
Kuran'da Tâhâ suresi 12. ayette yedi kat olan gökyüzünden bahsedilmektedir. 14 asır önce okuma yazması olmayan biri tarafından getirilen Kuran'da bu bilgiler verilmektedir. Oysa uzun astrolojik araştırmalar sonucunda elde edilen bu bilgilerin o dönemde bilinmesi mümkün değildi. Ve başka kaynaklardan alınmış olması da mümkün değildi. Çünkü bu bilgiler o dönemde hiç bir kimse tarafından bilinmiyordu.
Astronomi biliminin henüz bu günkü kadar gelişmemiş olduğu bir dönemde, 14 asır önce indirilen Kuran-ı Kerim'de Zâriyat suresi 47. ayette: göğün genişletildiği bildirilmektedir. Daha 20. yüzyılda keşfedilen bu bilgilerin O dönemlerde bilinmesi mümkün değildi ve kimse tarafından bilinmiyordu. Bu bilgilerin Hazreti Muhammed'e ancak ilahi bir vahiyle öğretildiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında hiç bir kimseden öğrenmesi mümkün değildir.
Hazreti Muhammed diyor ki: "Sizden birinizin yemek kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur." Yani bir kanadında olan zehri diğer kanadındaki panzehir etkisiz hale getirmektedir.
Bu bilgiler bilim adamlarının laboratuar ortamında mikroskobik incelemeler neticesinde elde edilebildikleri bilgilerdir. Oysa bu bilgiler Hazreti Muhammed tarafından 14 asır önce bildirilmiştir.
Hazreti Muhammed güneşte beklemiş suyu kullanmayı yasaklıyor ve güneşte beklemiş suyun zararlı olduğunu ve alaca hastalığına sebebiyet vereceğini bildiriyor. Bilim adamlarınca yapılan araştırmalarda güneşte beklemiş suyun içinde zararlı mikro organizmaların oluştuğu tespit edilmiştir.
Kuran'da Rahman Suresi 19. ve 20. ayetlerde şöyle buyruluyor: “İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.”
Evet, ayetin ifade ettiği bu gerçek akıllara durgunluk verecek bir tarzdadır. Zira onca fırtına ve dev dalgalara rağmen bırakın denizleri, bir çay bardağında bile iki farklı sıvıyı karıştırmadan tutmak imkânsızdır. Fakat bilim, Kuran’ın ayetlerini her zaman olduğu gibi tasdik etmekte ve onun Allah’ın kelamı olduğunu kör gözlere dahi sokacak bir tarzda beyan etmektedir.
Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:
“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz’in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük.
Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı’nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu.
Burada işin en ilginç tarafı ise 14 asır önce Mekke'de yaşayan ve okuma yazması olmayan birisinin yaklaşık beş-altı bin kilometre uzaklıkta bulunan iki denizin karışmadığını haber vermesidir. Hazreti Muhammed bu bilgiyi kimden almıştır? Yaşadığı dönemde dahi kimse tarafından bilinmeyen bu bilginin ancak ve ancak ilahi bir bilgi olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

İslam neden terör ile bir araya getirilmeye çalışılıyor?
İslam insanların dünya ve ahirette mutlu olmalarını sağlayacak emirleri içermektedir. Şu anki Müslümanlar gerçek İslam'ı hayatlarına yansıtmadıklarından İslam'ın yanlış tanınmasına neden olmaktadırlar. İslam'ı tam olarak kavrayamamış insanların yapmış olduğu yanlışlıklar İslam'ın emri zannedilmektedir. İslam'ı yanlış uygulayan insanlar adeta İslam'ın önünde perde olmakta ve gerçek İslam'ın tanınmasına engel olmaktadırlar. Gerçek İslam'ı tanıyanlar hemen Müslüman olmaktadır. Amerika ve Avrupa da İslam'ın hızla yayılması nedeniyle rahatsız olanlar bunun önünü alabilmek için İslam'ı terör ile birlikte göstermeye çalışmaktadır. Oysa İslam, bırakın insanları, hayvanlara ve ağaçlara dahi zarar verilmemesi gerektiğini, yeryüzünde fesat çıkarılmaması gerektiğini ifade etmektedir.
Yaşadığı dönemde İslam ordusunu hazırlayan peygamber orduyu göndermeden önce onlara hep şunu söylerdi: "Kadınlara, yaşlılara ve çocuklara dokunmayın. Sizden aman dileyenlere ilişmeyin. Kiliselere, Havralara ve ibadethanelere dokunmayın. Gittiğiniz yerlerdeki ağaçlara dahi zarar vermeyin. O halde böylesine düşünceli ve saygılı bir insanın getirdiği İslam nasıl oluyor da terör ile anılıyor? Bunun tek nedeni onu gerçek manada anlamamış insanların yaptıkları eylemlerdir.
Peygamberin gönderdiği ordu her savaştan önce muhatabına mutlaka önce İslam'ı teklif etmiş, daha sonra cizye vermelerini aksi halde savaşacaklarını bildirmiştir. Bunun dışında ansızın hiç bir topluma saldırmamıştır. Toplu katliamlar, yakıp, yıkma ve tecavüz asla yapmamıştır. Peygamber asla bunu emretmemiş ve tasvip etmemiştir.
Oysa İslam’ı terörle bir göstermeye çalışan batının geçmişi büyük katliamlarla doludur.
Ünlü Fransız düşünür ve yazar Roger Garaudy 'Medeniyetler Diyaloğu' adlı kitabında batı ülkelerinin yaptığı katliamları şöyle ifade ediyor: “Batılılar yüz milyonu aşkın Amerika Yerlisini öldürerek dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir soykırım yaptı. Bunun ardından üç yüz yıl süren köle ticareti sırasında en az yüz milyon Afrikalıyı öldürerek bir başka akıl almaz soykırımı gerçekleştirdi. Afyon içmeyi reddeden Çinlilere savaş açtı ve koca Çin’e zorla afyon içirtip sömürdü. Şimdiki Laos, Kamboçya ve Vietnam adı verilen geniş bir kesimde Batı, sırf para kazanmak için insanlara zorla alkol içirtti ve içmeyenden de para alarak ahlâksızca sömürdü. Avrupalıların insanlığa ettiği kötülükler saymakla bitmez!”
Daha yeni dönemde ABD önderliğindeki koalisyon güçleri işgal ettikleri Irak`ın Felluce kentinde 1 milyon 500 bin sivili sokaklarda öldürüp çürümeye terk etmiştir.
Ve tarihin sayfalarında batı dünyasının daha sayılamayacak kadar çok katliam ve soykırımlarını bulmak hiç zor değil.
Yapılan bütün katliamlara rağmen kendisini özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermekle taçlandıran batı dünyası, emperyalist emelleri için yaptıkları saldırıları ve işgalleri özgürlük ve demokrasi getirmek için yapılmış kahramanlıklar olarak savunurken Müslümanların kendilerini savunmaya yönelik mücadelelerini bile terör olarak göstermişlerdir. Büyük katliam ve tecavüzlerin yaşandığı bu saldırılar dünyaya kahramanlık olarak anlatılsa da insanlığın vicdanı bu yalanları bir gün mutlaka tüm gerçekliğiyle gözler önüne serecektir.  İslam toplumlarında planladıkları komploları ve provokasyonları tüm dünyadan gizlemişlerdir. İslam topraklarının hep savaş, kan ve gözyaşı içerisindeki görüntüleri İslam’ı terör ile bir göstermede propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Dünya coğrafyasına şöyle bir bakıldığında işgal edilen, kan dökülen ve insanlara akıl almaz işkencelerin yapıldığı yerlerin tamamının İslam ülkeleri olduğu görülecektir. Buna karşılık hangi batı ülkesinde kan var, katliam var ve göz yaşı var? O halde Müslümanları terörist göstermeye çalışanların sözüne inanmak mümkün mü?
İslam’ın cihad emri nedir?
İslam insanlara saldırmayı ve emperyalist bir işgali asla emretmemiştir. İslam insanları kula kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kul yapmak istiyor. İnsanları zalim diktatör ve ilahlaşmış insanların elinden kurtarıp, Allah’ın adaletli paylaşımına davet ediyor. Ve bunun için savaşılmasını istiyor. Bu uğurda savaşma emri katliam, işgal ve zulüm amaçlı bir çağrı değil, mazlumlara sahip çıkma ve Allah hükümlerini dünyaya hakim kılma amaçlı bir emirdir. Emperyalist güçlerin dünya üzerinde yaptıkları katliamlara karşı Allah'ın adaletli hükmünü hakim kılmak için savaşmak terör mü yoksa adaleti hakim kılmak mı? Bu husus İslam düşmanları tarafından her zaman çarpıtılmış ve İslam insanların gözünde terörizmi destekleyen bir din olarak gösterilmeye çalışılmıştır.
Bir çok karalamaya rağmen İslam neden hala dünyada yayılıyor?
Amerika ve Avrupa’da bir çok kişi ön yargılarını bir taraf bırakıp İslam’ı tanıyınca hemen Müslüman olmaktadır. Bunun elbette en büyük nedeni İslam dininin içerdiği güzelliklerdir. İslam karalandıkça insanların merakı artıyor ve insanlar İslam’ı tanımak istiyor. Araştırma cesaretini gösterenler İslam’ın gerçek yüzüyle tanışınca İslam’ı kabul ediyor ve Müslüman oluyor. Bu durum senin için dikkate değer değil mi? Yeryüzünde savaşların ve acı çeken mazlum insanların büyük bir çoğunluğunu Müslümanlar oluştururken ve onca kötü propagandaya rağmen neden insanlar inançlarından dönmüyor ve canlarından, evlatlarından ve mallarından vazgeçip İslam için kendilerini feda ediyor hiç merak etmiyor musun?

Yeni gelen peygamber her zaman tepkiyle karşılandı
Hiçbir peygambere gönderildiği kavim hoş geldin demedi. Ne güzel şeyler anlatıyorsun demedi. Yahudilerin hazreti İsa’nın peygamberliğini kabul etmedikleri gibi, Hıristiyanlar da Hazreti Muhammedi kabul etmediler. Oysa Yahudilerin de Hıristiyanların da tahrif edilmemiş kitaplarında Hazreti Muhammed’in gelişi haber verilmekteydi. Bunu bildikleri halde yinede onun peygamberliğini kabul etmediler.

Medine Yahudileri şiddetli bir peygamber beklentisi içerisindeydiler. Tabi ki bu beklentinin sebebi Tevrat’ta vasıfları anlatılan bir peygamberdi. Ancak birçoğu niçin İsrailoğullarından çıkmadı düşüncesiyle hazreti Muhammedi bile bile inkar etti.  
 
HAYDİ SENDE ÖLÜM GELMEDEN ÖNCE İSLAM’I TANI
Bütün bildiklerini ve ön yargılarını bir tarafa bırak. Ölüm geldiği anda her şey bitmiş olacak. Ve yapmış olduklarınla ya pişman olacaksın yada büyük kurtuluşun mutluluğunu yaşacaksın. Ve bir daha asla geriye dönüşün olmayacak. Böylesine büyük bir risk varken İslam’ı mutlaka tanımalısın. İslam’ı tanımakla hiçbir şey kaybetmeyeceksin. Ama tanımadan ölürsen ahirette çok şey kaybedebilirsin. Şu anda dünya üzerinde yaşayan Müslümanlara bakarak İslam’ı değerlendirme. Çünkü Müslümanlar gerçek İslam’dan mahrum bırakıldı. Eğitimsizlik ve yasaklar yüzünden Müslümanlar da gerçek İslam ile tanışamadı. İslam hakkında yapılan karalayıcı propagandalara aldanma.
       Hemen ilk fırsatta İngilizce’ye çevrilmiş Kuran ve hazreti Muhammed’in hayatını oku.
       Henüz sana verilen hayat fırsatı sona ermedi. O halde sana uzatılan bu kurtuluş elini bir fırsat bil ve İslam’a gönlünü aç. Müslüman olup, öncelikle kendini ve daha sonra da aileni ebedi hayat için kurtar. Aksi halde pişmanlığın geri dönüşü olmayacak.
 NEDEN İSLAM’I SEÇTİLER
İslam’ı tanıma fırsatı bulunlar nasıl Müslüman olduklarını anlatıyorlar. Onların hikayelerini dinlersen İslam’ı değişik yönlerden tanıma fırsatı bulabilirsin.

 
"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz."
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Sellâm b. Suleym yalancı  olup, İbn  Hibban’ın  da  dediği  gibi uydurma   hadisler   rivayet   etmiştir.   Diğer   bir   râvi   olan   Hâris   b.   Gusayn   ise bilinmemektedir. Buna  rağmen Şa’rânî şöyle  der: «Bu  hadis  hakkında  muhaddisler  (zayıflığına dair) konuşmuş olsalar bile, keşf ehline göre sahihtir!» Ancak Şa’rânî’nin bu  sözü  hiç  şüphesiz batıldır! Çünkü keşf yoluyla hadislerin tashih edilmesi tasavvufi bir bid’attır. Bunu asıl kabul etmek, biraz önceki hadis gibi aslı olmayan batıl hadislerin sahih olduğunu kabule götürmesi demektir. Keşf,  sahih olarak vukû bulur ise, en iyi durumda bile, rey ile aynı derecededir. Rey ise, hata da eder isabette edebilir. Tabi ki buna heva karışmamış  ise bu böyledir. Allah’ın rızası olmayan her şeyden selâmet dileriz.
Bu  rivayetin  uydurma  olduğuna  bir  başka  delil  de;  nasıl  olur  da  Peygamber (s.a.s)  sahabeden  olan  her  bir  ferde  uymamızı  tavsiye  edebilir?  Kaldı  ki  sahabe arasında  âlim olduğu  gibi,  ilimde orta seviyeli  ve  daha  da  aşağı  olanlar  vardı. Konuyla ilgili gelen rivayetlerin uydurma olduğunu söyleyen   İbn Hazm şöyle devam eder: « Çünkü Allah Teala Peygamberi (s.a.s)’i   (O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri)   vahyedilenden  başkası  değildir) (Necm 3-4) şeklinde   nitelendiriyor  ise, Peygamber   (s.a.s.)’in   şeriata   dair   bütün  sözlerinin   gerçek   ve   şüphesiz   olarak Allah’tan geldiği anlaşılır. Allah’tan gelen şeyde de ihtilaf olmaz. Çünkü ayette (Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkası  tarafından gelmiş  olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı )  buyurulmuştur. Allah ( Birbirinizle çekişmeyin ) ayetiyle bizlere tefrika  ve ihtilafı yasaklar. Dolayısıyla  sahabeden  her birine  tâbî olmamızı Allah Resulu (s.a.s)’in bizlere emretmesi imkansızdır. Çünkü sahabenin içerisinde birisinin helal kıldığını haram kılan bulunabilmektedir. Eğer durum böyle olsaydı, Semure b. Cundup’a uyarak içkinin satışı  helâl olurdu.  Ebû Talha’ya uyarak ta oruçlunun dolu yemesi helâl olurdu (orucu bozulmazdı). Bunlar diğer sahabelere tâbî olunduğunda da  haram  oluyor.  İbn Abdi’l Berr, Camiul-İlm (2/91), İbn Hazm, İhkâm (6/82), Nasuriddin el-Albani
Ayrıca bu söze uydurma demek sahabenin faziletine dil uzatmak değildir. Size Kuran ve sünnete uymayı tavsiye ederim diyen bir peygamber Ashabına uymayı tavsiye eder mi? Sadece onların takip ettikleri yolu takip etmeyi tavsiye eder. Nitekim bu hususta şu rivayet var:
Peygamberimiz de fırka ve cemaatlere bölünen, paramparça olan, dalalet ve hüsrana sürüklenen ümmeti içinde kimlerin kurtulacağı hakkında “O kurtulanlar kimlerdir yâ Resulullah” diye sorulduğunda “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolun aynısını takip edenlerdir.” buyurmuştur. Ebû Davut 1- Tirmizî 18
Sahabeler arasında karşılıklı savaşanlar olmuştur. O halde sahabeye tabi olmak hidayet yolu olursa savaşan sahabelerden hangisine uymak hidayet yolu olabilir? Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Muaviye (r.a.) arasında ve yine Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında çıkan savaşlarda her iki tarafta da sahabeler vardı. Bu durumda yanlış diye bir şeyin olmaması gerekirdi.
Sahabenin her biri aynı değildi. Sahabe içerisinde alim olanlarda vardı, alim olmayanlarda vardı. Yani sahabenin her birine uyarak hidayeti bulmak mümkün değildir. Bununla birlikte bu hadis Kuran'ın hidayete tabi olma emirlerine de ters düşer. Kuran'da hiç bir ayette sahabeye uymaktan bahsedilmez. Ancak Allah'a ve Resulüne tabi olmaktan bahsedilir. Bu da tabi ki göstermektedir ki: hidayet yolu ancak Kuran ve sünnete tabi olmakla mümkündür.
“Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse ve Allah'tan korkup O'ndan sakınırsa, işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır.” Nur 24/52
Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki; “Size iki şey bırakıyorum. Onlara yapıştıkça sapıtmazsınız. Onların birisi Allah’ın (c.c.) kitabı, diğeri de peygamberin sünnetidir."  İmam Malik-Muvatta-1395; Hâkim,1/93;  İbn Abdilber,câmiul beyan II/24
“Sen Olmasaydın (Sen Olmasaydın) Alemleri Yaratmazdım”
Hadis Ulemasından; İmamı Abdul Fettah Ebu Gudde, Acluni, Aliyyul kari, Hac Ahmet, Kavukcu, Sagani ve Şevkani bu sözün hadis olmadığını söylerler.
Fevaid-Şevkani-sy.326-hd.no(18)  Keşfül hafa-Acluni-c.2-sy.214-hd.no(2124)  Lülü-Kavukcu-sy.154 hd.no(452)  Masnu-Aliyyul kari-sy.150-hd.no(255)  Mevzuat-Aliyyul kari-sy.295-296-hd.no(385)  Münteka-Hac Ahmet-sy.609-hd no(914)  Risaletül Mevdua-Sagani-sy.7
Beyhakî'ye göre hadis zayıftır İbn Maîn, Ahmed b Hanbel, Nesâî gibi muhaddisler seneddeki ravilerden Abdurrahman b Zeyd'in zayıf olduğunu söylemişlerdir.
İbnü'l-Cevzî el-Mevzûatü'I-Kübra'da (i/288) "Bu hadis, hiç şüphesiz uydurma bir hadistir. Senedinde meçhul ve zayıf raviler bulunmaktadır", diye reddetmiş ve hadisin senedindeki raviler hakkındaki muhaddis imamların görüşlerini nakletmiştir.
İmam Zehebî bunun mevzu olduğunu söylemiştir İbn Kesîr'in Târih'inde batıl olarak değerlendirdiği bu habere Hafız İbn Hacer el-Askalanî Lisânu'l-mîzan'ında muvafakat göstermiştir.
İbn Teymiyye bu konuda şunları söylüyor:

"el-Hâkim'in bu hadîsi rivayet etmiş olmasına karşı çıkılarak reddedilmiştir.
Üstelik bizzat kendisi "Kitâbü'l-Medhal ilâ-Ma'rifeti's-Sahîh mine's-Sakim" (Sahîh Hadîsi Sakîm Haberden Ayırmaya Giriş) adlı eserinde şunları söylemektedir:
"Abdurrahmân b. Zeyd b. Eşlem, babasından, üzerinde düşünen hadîs erbabının gözünden bizzat onun tarafından uydurulduğu kaçmayacak olan mevzu hadisler rivayet etmiştir".
Ve yine diyorum ki:  Hadîs âlimlerinin ittifakıyla Abdurrahmân b. Zeyd b. Eşlem, zayıf bir râvî olup çok çok hata yapan birisidir.
Ahmed b. Hanbel, Ebû Zür'a, Ebû Hatim, Nesâî, Dârakutnî ve diğer hadîs otoriteleri onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Ebû Hatim İbn Hibbân şunları söyler:
"Abdurrahmân farkında olmaksızın haberleri maklûb hâle getirir, altını üstüne çevirirdi. Rivayetlerinde mürsel haberleri merfû, mevkufları müsned göstermesi gibi durumlar o kadar çoğaldı ki, terkedilmeyi haketti". (İbn Teymiyye Külliyatı c:1, s: 336)
Ayrıca bu hadis yaratılış gayesini apaçık belirten ayetlere de ters düşmektedir.
"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." Mülk 67/2
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Zariyat 51/56
"Ümmetimin ihtilafı rahmettir"
Bunun aslı yoktur. Acluni (Keşfu’l-Hafa ,64), el-Münavi (Feyzü’l-Kadir, 1/210-212), Beyhaki  (er-Risaletu'l-Eş'ariyye), Nasr el-Makdisi (el-Hücce) hep senedsiz olarak nakletmiştir.
Suyuti Camiu’s-Sağir’de şöyle demiştir: "Bu hadisi Nasr el-Makdisi, el-Hücce’sinde ve Beyhaki Risaletü’l-Eşari’sinde senetsiz olarak zikretmiştir.
Beyhakî, İmam el-Eş'arî'yi müdafaa maksadıyla kaleme aldığı er-Risâletu'l-Eş'ariyye'sinde [İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Mufterî, 100 vd.] bu hadisi senetsiz olarak nakletmiştir. (İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, 106)
Muhaddisler  bu  rivayetin  senedini  bulmak  için  çokça  gayret  sarf etmelerine rağmen bunda muvaffak olamamışlar. es-Subki şöyle der: «Muhaddislerce bu rivayet bilinmemektedir,  ben  rivayetin  ne  sahih  ne  zayıf  ne de uydurma  bir  senedini bulamadım.» Ayrıca rivayet, manâ olarak da, muhakkik  alimler    tarafından     münker görülmüştür. İbn  Hazm  şöyle  der;  « Bu  söylenen  en  kötü sözlerdendir,  çünkü eğer ihtilaf rahmet olursa   o zaman ittifak ta gazab olur. Hiç bir Müslüman da bunu söylemez. Çünkü ya ittifak ya da ihtilaf veya rahmet ya da gazab vardır.» ( İhkâm 5/64)
Bu rivayetin kötü izlerinden birisi de, bir çok müslümanın aslı olmayan bu hadis sebebiyle, dört mezheb arasındaki şiddetli ihtilafları kabul etmesidir. İhtilafa düştükleri konularda Kur’an ve sahih sünnet’e katiyen dönme çabasında bulunmazlar. Aslında imamları  (Allah onlardan  razı  olsun),  onlara  Kur’an  ve  sahih  sünnete  dönmelerini emretmişlerdir. Ancak mukallidler dört mezhebi çeşitli şeriatlar şeklinde görmekteler. Böylece şeriat’a  zıtlık  nisbet etmiş  olmaktalar! Bu durum bu tür ihtilafların  Allah’tan olmadığını   gösteren   en  büyük delildir.   Allah’ın;   (Eğer o, Allah’tan   başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok ihtilâf (tutarsızlık) bulurlardı.) (Nisa 82)  ayetini düşünselerdi bu tutarsızlığın, bu çelişkinin Allah’tan olmadığını anlarlardı. Sonra nasıl olurda mezheblerin aralarındaki birbirlerine  zıt  ihtilaflar  uyulan  bir şeriat  ve  indirilen bir rahmet olabilir?!  Aslı  olmayan bu hadis sebebiyle müslümanlar, dört mezheb imamından sonra günümüze kadar, bir çok itikadî ve amelî meselelerde ihtilaf etmeye devam etmişler. Eğer onlar, bir çok Kur’an ayetinin ve hadislerin kötülediği ve İbn Mesud’un da şer olarak  vasfettiği  ihtilafı  kötü görselerdi  elbette  ittifaka  koşarlar,  çoğu  konularda  da doğruyu yanlıştan, hakkı da batıldan ayırırlardı. Sonra da aralarında olabilecek bazı ihtilaflardan  dolayıda  birbirlerini mazûr görürlerdi.  Ancak  niçin  uğraşsınlar  ki,  zaten onlar  ihtilafın  rahmet,  mezhebleride bu ihtilaflı   haliyle  çeşitli şeriatler  olduğunu görmekteler?!
Muhammed Nasuruddin el-Elbani de şöyle demişdir: Bu hadisin aslı yoktur. ibni Hazm’dan nakledildiğine göre, o bu hadis batıl ve mekzubtur, demiştir (Elbani, Silsiletu’l-ahadisu’d-daife ve’l-mevzu’a, 76)
Sözün   özü   şudur;   dinde   ihtilaf   kötülenmiştir.   Ondan   kurtulmaya   çalışmak gerekmektedir. Çünkü ihtilaf, ümmetin zayıflamasına sebebtir. Allahu Teala’nın dediği gibi: (Birbirinizle    çekişmeyin,    sonra    korkuya    kapılırsınız    da    kuvvetiniz gider.) (Enfâl 46) Çekişme,  ihtilaf’a  rızâ  göstermek ve  bunun  rahmet  olduğunu  söylemek, ayeti kerim’e ile  çatışmaktadır.  Bu  konuyla  ilgili,  aslı  olmayan  bu  rivâyetten  başka hiçbir dayanakları yoktur.

Dolayısıyla bu söz uydurma olup asılsızdır! Rasulullah (s.a.s.) böyle bir söz söylememiştir. Çünkü ihtilafta rahmet olmaz, ayrılık ve parçalanma olur. Allah (Azze ve Celle) ise bunu yasaklıyor ve kitabında şöyle buyuruyor:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın! Parçalanıp ayrılmayın…” Âl-i İmran 3/103
Yine Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor: “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’âm 5/159
Ashab-ı kiramdan Abdulah b. Zübeyir de çocuk yaşta iken Hz. Peygamber (s.a.v)'in hacamat kanını içmiştir. Olay şöyle gelişmiştir: Darekutni ve başka hadis kitaplarında nakledildiğine göre, Abdullah sekiz dokuz yaşlarındayken, Rasulullah (s.a.v) kendisine hacamat ettirdiği kanını toprağa gömmesi için bir kap içinde vermiş, Abdullah ise oradan ayrıldıktan sonra tek başına kalınca, kanı gömeceği yerde içmiştir. Geri dönüp gelince Resulullah (s.a.v): "Ne yaptın?" diye sormuş, o da kinayeli konuşarak: "Onu ortadan kaldırdım." demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) durumdan şüphelenip: "Herhalde onu içtin?" deyince Abdullah: "Evet!.." demiştir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Kanı kanıma karışana ateş temas etmez." buyurmuş ve şunları da sözlerine eklemiştir: " Veylün leke mine'n nâs ve veylün li'n- nâsi minke = Yazık insanlardan sana olacaklara, yazık senden dolayı insanlara olacaklara." (el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Âli¬ye, 4:21; el-Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 2708; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:554.)

Hiçbir alim bu hadisi kan içmenin helalliğine delil saymamıştır. Çünkü Rabbimiz "Size ölü eti, kan haram kılındı…" buyurmaktadır. Dolayısı ile bu hükmü istisna edecek başka bir delil bulunmamaktadır.

Abdullah (r.a.) büyük ihtimalle bu ayetin nuzulünden önce bunu yaptı. Ya da haramlığını bilerek Resulullah (s.a.s.)’e olan sevgisinden dolayı onun kanını içti.

1-Bu olay münferit bir olaydır. Peygamberin sünneti ve cevaz verdiği bir durum değildir. Nitekim hadisin devamında Peygamberimiz neden böyle yaptığını tenkit etmiştir. Bu olayn kanın haram kılınmasından önce olabileceğini göstermektedir. Çünkü sahabe asla Allah’ın emrine muhalefet etmezdi.

2-Bu olay bir sahabenin peygamber sevgisi nedeniyle yaptığı hatadan ibarettir. Bunu Müslümanların yapması gereken bir sünnetmiş gibi eleştiri konusu yapanlar İslam düşmanlarından başkası değildir.

Sahabenin peygamberin idrarını içmesi

Umeyme binti Rukayka'nın bildirdiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Hurmadan yapılmış bir kabı vardı ve geceleyin ihtiyaç duyarsa, seriri (karyola, divan) altına koyduğu bu kabına bevl eder ve onu tekrar karyola altına koyardı. Bir gece yine aynı şekilde ona ihtiyacını giderdi ve kabı karyolası altına koydu. Daha sonra baktığında kapta idrar olmadığını gördü. Kaptaki idrarın nerede olduğunu sorunca, onu Hanımı Ümmü Habibe'nin Habeşistan'dan getirdiği hizmetcisi Bereke'nin içtiğini söylediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: "Büyük ölçüde kendisini ateşten korudu." buyurdu. Beyhaki

1-Bu olayda da sahabe peygamberin idrarını yanlışlıkla içmiştir.

2-Peygamberimizi asla idrarını içmesini kimseye emretmemiştir. İdrardan sakınılması gerektiği ve kabir azabının nedenlerinden biri olduğunu ifade eden bir peygamber idrarın içilmesini emretmez.

3-Hadisin idrarın içildikten sonrası hakkında tartışmalar vardır.
 
Şunu da belirtelim ki İslam düşmanları hep böyle zayıf ve üzerinde tartışma olan hadisleri seçmeleri insanların kafasında şüphe uyandırma gayretidir. Ancak bunlar beyhude çabalardır. Çünkü İslam’ın açıklayamayacağı bir şey yoktur.

“Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da (Levh-i Mahfûz’da) mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.” Vakia 56/77-80
Bu ayetleri 77. ayetten 80. ayete kadar bütünüyle okuyarak ve nüzul sebebine bakarak anlamak gerekmektedir.
   Vakia suresinin 79. ayetinde geçen bir cümleyi içinden çekerek ayetin öncesine ve sonrasına bakmadan abdestsiz okunamayacağına dair delil olarak getirmektedirler.
  لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
   Bunu delil olarak alıp, Kuran’ın abdestsiz okunamayacağını söylemişlerdir. Oysa temiz olanların dokunabileceği ifadesi Levh-i Mahfûz’daki ana kitap için kullanılmıştır. Çünkü bu ayetler indiğinde Kuran’ı kerim henüz toparlanmamıştı ve mushaf halinde bile değildi. Şayet ayetlere dokunulamaz denilirse onlara şöyle deriz; o halde neden peygamberimizin gayrı Müslimlere gönderdiği mektuplarda ayetler yazılıydı. Abdestsiz dokunulmayacağı ayeti Kuran ayetlerine abdestsiz el sürmemek olarak algılansaydı en başta peygamberimiz elçileriyle gönderdiği mektuplarına ayet yazmazdı.
   İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki; Bana Ebu Sufyan haber verdi ki; Hirakl, Nebi (s.a.s.)’in mektubunu getirtti ve okuduğunda şunların yazılı olduğunu gördü: “Bismillahirrahmanirrahim. Ey ehl-i kitab! Ortak kelimeye geliniz…” Ayetin tamamını okudu. [1]

   DOKUNAMAMAKTAN KASIT, ŞEYTANLARIN LEVH-İ MAHFUZ’DAKİ ANA KİTABIN YANINA YAKLAŞIP BİLGİ HIRSIZLIĞI YAPAMAMALARIDIR.

   Bu ayet, kafirlerin, "Kur'an'ı Muhammed'e Allah vahyetmiyor. O'na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar" şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddialanın cevabı Kur'an'ın muhtelif yerlerinde verilmiştir. Örneğin, Şuara Suresi'nde (210-212) şöyle buyurulmuştur:
   "O Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da, çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır."
    Aynı konu bu ayette de ele alınmıştır. "İlla'l-Mutahharun" (Temiz olanlar hariç) Yani Kur'an'ın vahyolunmasına, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için "mutahharûn" ifadesinin kullanılmasının nedeni, Allah'ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır.
    Bu ayeti, Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu-l Aliye, Süddî, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim ayetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Zira bu ayet, kafirlerin Tevhid ve Ahiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir.
    Kur'an yüce bir kitap olduğu ve hiç kimsenin ona müdahale edemeyeceği gerçeğinden hareketle yıldızlar üzerine yemin edilmiştir. Çünkü O, Allah indinde mahfuzdur ve ayrıca Hz. Peygamber'e (s.a.s.) nazil olurken pâk ve temiz (Mutahharûn) meleklerden başkası O'na yaklaşamaz. Bazı müfessirler ayette geçen (La) yı nehiy La'sı olarak kabul etmiş, ayeti "temiz olanlardan başkasının Ona dokunmaması gerekir" şeklinde yorumlamıştır. Bazıları ise nehiy "La"sı olarak kabul etmiş ve ayete "temiz olanlardan başkası Ona dokunamaz" şeklinde anlam vermiştir. Bu müfessirler, bu nehyin, Rasulullah'ın (Müslümanlar kardeştir. Biri diğerine zulm etmez." hadisindeki gibi kullanıldığı görüşündedirler. Yani, "Bir Müslüman diğerine zulmetmesin" denilmek istenmiştir. Dolayısı ile ayetin anlamı da "temiz olmayan bir kimse Kur'an'a dokunmasın" şeklinde anlaşılmalıdır.
   Ancak bu yorum ayetin siyak ve sibakı ile uygunluk arzetmemektedir. Çünkü ayette kafirlere seslenilmektedir. Yani şöyle buyurulmuştur: "Bu, Allah tarafından nazil edilen bir sözdür ve "Rasulullah'a cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar" şeklindeki düşünceniz batıldır. Zira O'na temiz olandan başkası yaklaşamaz bile."
   Görüldüğü gibi bu ayetten, "Kur'an'a abdestsiz dokunmak yasaktır" şeklinde fıkhi bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça ayetin nüzul sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz. [2]
   Said Bin Cübeyr , İkrime, Said b. El-Museyyeb , Davud, İbn Hazm , Buhari , Taberi, İbnul Münzir ve başka âlimler cünübün Kur’an okumasında sakınca görmemişlerdir. [3]
   Ebu Miclez’den; “İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın yanına girdim ve ona; “Cünüp Kur’an okuyabilir mi?” diye sordum. Dedi ki; “Sen girdiğinde ben cünüp olduğum halde Kur’an’ın yedide birini okumuştum.” İkrime de cünübün Kur’an okumasında sakınca görmezdi. Said b. El-Museyyeb’e: “Cünüp Kur’an okuyabilir mi?” diye soruldu. Dedi ki: “Evet, zaten ezberinde bulunmuyor mu?” [4]
   İbrâhîm en-Nahaî: Hayızlı kadının âyet okumasında be's yoktur, demiştir. [5]
   İbn Abbâs (r.a.)’da: Cünübün kıraat etmesinde bir be's görmemiştir. [6]

   MÜSLÜMAN NECİS DEĞİLDİR.
   Ebu Hureyre (r.a.)’den dedi ki; “Medine yollarından birinde, ben cünüp iken Rasulullah (s.a.s.) bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim.
   Rasulullah (s.a.s.):  “Nerede kaldın Ya Eba Hureyre?” dedi.
   Ben:  “Cünüp idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:  “Subhanallah, Müslüman necis olmaz.” buyurdu [7]

   NAMAZ KILMAK İÇİN ABDEST EMRİ  VAR
Rabbimiz namaz kılmak için kasteden birine abdest alması gerektiğini açıkça belirtmektedir.
   “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın).” Maide 5/6

   KURAN OKUMAK İÇİN İSE ŞEYTANDAN SIĞINMA EMRİ VAR
فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
Kur'an okuyacağın zaman; kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.”  Nahl 16/98

   Şayet Kuran okumak için abdest almak gerekseydi, Rabbimiz “Ey iman edenler! Kuran okumak istediğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın.” Buyururdu.
   Netice olarak diyebiliriz ki; abdestsizin ve cünüp olanın mushafa dokunmayacağı hakkında Kur’an ve sünnetten açık bir delil bulunmamaktadır. Ancak alimlerimiz Kur’an’ı Kerim’in abdestsiz olarak her halde okunabileceğini ancak abdestli iken okumanın daha faziletli olacağını söylemişlerdir.

Musab Köylüoğlu


[1] (Buhari (1/78, 6/128, 8/186) Buhari Halku Ef’ali’l-İbad (496-500) İbn Hazm el-Muhalla’da (1/82)
[2] Tefhimu’l Kuran Tefsiri
[3] (İbn Ebi Şeybe (1/126) Abdurrazzak (1/261 no: 1310) İbn Hazm el-Muhalla (1/82) Buhari (Hayz 7) El-Evsat (1/313) El-Begavi Şethus Sünne (2/43) Elbani Temamul Minneh (s.118) İrvaul Galil (2/245) Fetaval Ezher (8/88, 419)
[4] İbn Munzir el-Evsat no: 604
[5] Buhari-Hayz-8
[6] Buhari-Hayz-8
[7] (Buhari, Gusl: 23(285) Müslim (371) Ebu Davud (231) Tirmizi (121) Ahmed b. Hanbel (2/235, 382, 471) Nesai (1/145) Beyhaki (1/189)

ÖRTÜNME EMRİ ASLINDA HER İKİ CİNSE DE VAR

Bütün canlılar çift yaratılmıştır. İnsan da bir erkek ve dişiden yaratılmıştır. Hayat içerisinde adeta birbirine muhtaç olarak yaratılmıştır. Rabbimizi bütün canlıların erkek ve dişileri arasında bir birini çeken ve birbirine arzu duyan duygular ve etkileşimler yaratmıştır. Bu arzu canlıların çiftleşmesi ve neslini devam ettirmesini sağlamaktadır. Eğer bu istek olmasaydı canlıların aklına çiftleşmek her zaman gelmeyecek ve doğada bazı varlıkların nesli tükenip gidecekti. İnsan haricindeki diğer canlılarda çiftleşme evlilik, haram, helal, imtihan ve ayıp gibi durumlar söz konusu değildir.

Ancak Rabbimiz bütün canlılarda olduğu gibi erkek ve kadın arasında da bir birini çeken ve arzu duyan duygular yaratmıştır. Hayvanlardan farklı olarak insanları imtihana tabi tutmuş ve cinsel ilişkilerinde bir takım düzenlemeler ve yasaklar getirmiştir. Bu arzular ve yasaklar ile Rabbimiz kullarını imtihan etmektedir.

Kadın erkek gibi değildir. Tepeden tırnağa mücehhez bir varlık olan kadın da erkeğin ilgisini çeken şeyler vardır.

Örneğin kadın kadının vücut hatlarının belli olması erkeği etkiler, saçlarını sallaması, gülmesi, konuşması ve bütün hareketleri etkileyicidir.

Oysa kadınlar erkeklerin seslerinden ve vücut hatlarının belli olmasından erkekler gibi etkilenmezler. Çünkü onlardaki duygular erkeklerdeki gibi değildir.

Erkekte ise aynı durum söz konusu değildir. Bunu anlayabilmek için erkek olmak gerekir. Yani kadınlar kendi pencerelerinden bakarak bu durumu anlayamazlar.

Günümüzde haber kaynaklarından çokça karşılaşıyor ve okuyoruz; erkeklerden öyle sapıklıklar ortaya çıkıyor ki akıl almaz şeyler bunlar.

Adam kadınları bırakın erkeklere, küçük çocuklara, erkek çocuklarına, eşeğe, köpeğe ve hatta tavuğa bile tecavüze ilişebilmektedir.

Bu akıl almaz işleri erkek yapabilecek kadar yoldan çıkabilmektedir.

Bu anlatılan sapıklıkları hep erkekler yapmaktadır. Kadınlardan bu tip sapıklıkları yapanlar yok denilecek kadar azdır.

İşte bu durum erkeklerle kadınların çok farklı yaratıldığını ortaya koyuyor. Çarşıda pazarda kadınlar açık saçık ve vücut hatlarını belli eden ve güzel kokular sürünerek çıktıklarında istisnasız gören bütün erkekleri tahrik etmektedir. İman edenler ve Allah'tan korkanlar yüz çevirmekte ancak Allah'ın emirlerinden habersiz olan insanlarda bunu seyretmekte ve günaha girmektedir. Günahkar ve kalpleri kararmış insanlar da yukarda bahsettiğim sapıklıklara başvurabilmektedir.

Allah'ın kullarını Allah (c.c.)'dan daha iyi kimse bilemez. Rabbimiz kullarını çok iyi bildiği için örtünme emrini vermektedir. Demek ki istisnasız bütün erkeklerin etkileşimi söz konusu olduğu için Rabbimizi bu yasakları koymuştur.

Zinayı bırakın yanına yaklaşmayı dahi yasaklamaktadır. Çünkü biliyor ki yaklaşanlar bu ateşe düşer.

"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." İsra 17/32

Ben etkilenmem diyen yalan söyler istisnasız bütün erkekler kadından etkilenir. Ve hatta peygamberler dahi aynıdır.

Allah'ın elçisi Hz. Yusuf (a.s.) dahi peygamber olmasına rağmen neredeyse kadından etkilenip zinaya düşebilecekken diğer erkeklerin kadından etkilenmemesi mümkün değildir.

"Evinde bulunduğu kadın (gönlünü ona kaptırıp) ondan arzuladığı şeyi elde etmek istedi ve kapıları kilitleyerek, “Haydi gelsene!” dedi. O ise, “Allah’a sığınırım, çünkü o (kocan) benim efendimdir, bana iyi baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler” dedi."

"Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı." Yusuf 12/23-24

Erkek ve kadın aynı özelliklerde yaratılmamıştır. Bunu Allah (c.c.)'dan daha iyi kim bilebilir. Kullarını en iyi bilen Rabbimiz kadına haramda yüz çevirmesini ve örtünmesini emrederken, erkeklere de haramdan yüz çevirmesini emretmektedir.

"Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." Nur 24/30

"Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar..." Nur 24/31

Kadınların örtünmesi gibi erkeklerinde vücut hatlarını belli edecek derecede dar elbiseler giymesi de caiz değildir.

Netice olarak;

Rabbimiz erkeklerin gözüne ve kadınların da hem gözüne hem de bedenine örtünme emrini vermektedir.
 
Musab Köylüoğlu
Davul Peygamberimiz tarafından haram kılınmıştır. Çalgı aletleri İslam'a göre haramdır. Ramazan aylarında çalınan davul da sonradan ortaya çıkarılmış bir bidattir. Peygamberimiz ve sahabesi tarafından asla yapılmamış bir şeydir. Bunun örf olduğunu söyleyenler var ancak şu bilinmelidir ki; İslam'a uymayan hiç bir örf adet kabul edilmez.
 

 
     Günümüzde yapılan düğünlerin çok büyük bir çoğunluğu İslam'a uygun olmayan düğünlerdir. Dindar insanlar dahi çoğunlukla caiz olmayan şekilde düğün yapıyor. Bu hususta yeterli araştırma yapmayan ve bilgi sahibi olmayan Müslümanlar nasıl düğün yapacağını dahi bilmiyor. Sadece kafasında oluşturduğu doğrulara göre ve örf haline gelen batıl yollarla düğün yapmaktadır.
 


 
   
İnsanları sakın Kuran okumayın anlamazsınız, hadisleri siz okuyunca yanlış anlarsınız diyerek ilmihal okumaya çağıran bir zihniyetin Tam olarak kabul ettiği ilmihal kitabını okumaya sevk ettiklerini görüyoruz. Peki bu kitap neler anlatıyor hep birlikte görelim.



 
TGRT televizyonunda ve radyosunda insanlara dini bilgiler veren bu zat hadsiz ve hesapsız bir şekilde önüne gelene Vahhabi damgası vuruyor. İnsanlara delilden uzak bir şekilde cevaplar vererek insanlarımızı yanlış bilgilendiriyor.



 
İmsak vaktinin tespiti hakkında Kuran ve sünnette açık deliller vardır. Hiç bir tereddüde gerek kalmayacak kadar açık bir şekilde zamanı tarif edilmiştir. Oysa günümüzdeki takvimlerde geçen imsak vakti ayet ve hadislere uymamaktadır.



 




 
Türkçe Olimpiyatlarının İslam ile ve İslam'a hizmet ile hiçbir alakası yoktur. Batıl yollarla İslam'a hizmet olmaz. İslam'a hizmet ancak meşru yollarla olmalıdır. Peygamberimizin olimpiyatları denetlediği şeklinde komik şeyler anlatılıyor. Bunlar da yeni versiyon hurafelerdir.




Hadis inkarcılarının hadis rivayet eden sahabelere dil uzatmaları ve onlar hakkında iftira dolu karalamalar yapmaları onların peygambere olan sevgilerinin derecesini ortaya koymaktadır. Peygamberin en yakın arkadaşlarının peygambere ne kadar düşkün olduklarını bilmeyen cahil insanlar İslam’ın yücelmesi uğruna akıllara durgunluk veren fedakarlıklar yapan sahabeye dil uzatabilmektedir. Oysa peygamberimiz sahabesi hakkında ümmetini uyarıyor.

   “Şüphesiz Allah beni seçti, ashabımı seçti, onlardan benim için vezirler, yardımcılar, akrabalar kıldı. Kim onlara lanet ederse, Allah’ın  meleklerinin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah kıyamet günü onların kazandıklarını kabul etmez ve düzeltmez.”  Ahmed: 3 / 134 – 5 / 325 – Hakim: 3 / 632 – Taberani : 17 / 140 – Ebu Nuaym Hilye: 2 / 11 – M. Zevaid: 10 / 17    
   “Ümmetimin en hayırlısı benim muassırlarımdır. Sonra onlara tabi olanlar. Sonra da onlara tabi olanlardır.” Buhari: 7.C.3412.S
   “… Ebu Said El - Hudri r.a şöyle demiştir : Peygamber s.a.v şöyle buyurdu: Sahabilerime sakın sövmeyiniz. Sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, sahabilerden birinin iki avuç sadakasına erişemez. Hatta bunun yarısına bile ulaşamaz. ” Buhari: 7.C.3432.S – İbnu Mace : 1.C.161.N

  “Ashabım hakkında Allah’tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef seçmeyin! Kim onları severse bana olan sevgisi sebebiyle sever; kim de onlara buğzederse bana olan buğzu sebebiyle buğzeder. Her kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Her kim bana eza ederse Allah’a eza etmiş olur. Her kim de Allah’a eza ederse çok sürmez, Allah onun belasını verir.” Tirmizi: Menakib: 58-Ahmed: 5 / 54 - 57
 
  “… Bera ibnu Azib (r.a.) dan. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu demiştir: Ensar’ki onları ancak mü’min olan sever ve yine onlara ancak munafık olan kimse buğz edip kin tutar. Her kim ensarı severse, Allah’ta onu sever, her kimde ensara buğz ederse AIlah’da ona buğz eder.” Buhari: 8.C.3551.S
   Peygamberi sevenler onun sevdiklerini de severler. Onu vefalı dostlarına dil uzatarak uyarılara rağmen peygambere asi olanların iflah olmaları asla mümkün olmayacaktır.
 

Hadis inkarcılarının diline doladığı hususlardan biri de dört halifenin hadisleri yasaklaması. Bir çok konuda olduğu gibi bu hususta da meseleyi çarpıtmakta ve kendi hırsları yönünde kanalize etmektedirler. Dört halife sanki peygamberin sünnetinin yazılmasına karşıymış ve Kuran’dan başka asla başka bir şey kabul etmiyorlarmış gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

   PEKİ NEDEN YASAKLADILAR?
 1-Hz. Peygamber (s.a.s.)  Kur'an'la karıştırabilme ihtimali olduğu için ilk zamanlarda hadisin yazılmasını geçici olarak yasaklamıştır.
   2-Kur'an'la birebir aynı sahife ve levhalar üzerine yazılan hadisler ayetlerin  satır aralarına veya kenarlarına yazılacak kelime ve cümleler, insanlar tarafından Kur'ân-ı Kerîm'denmiş gibi algılanabilirdi.
   3-Kuran’ı kerim dört halifeden Hz. Ebu bekir (r.a.) döneminde çeşitli levha, deri ve benzeri şeylerden bir araya getirlerek mushaf haline getirilmiştir. Şayet peygamber tarafından hadislerin yazılmasına izin verilmiş olsaydı, insanlar arasında büyük fitneler çıkabilir, münafıkların ayetlerle hadisleri karıştırarak dini bir karmaşaya sürükleme ihtimali ortaya çıkabilirdi.
   4-Kuran’ı Kerim’in toparlanması fikrini ortaya getiren Ebu Bekir (r.a.)’a bile peygamberden sonra böyle bir şey yapmanın uygun olup olmayacağı hakkında karşı çıkanlar olmuştur.
   Zeyd b. Sabit (r.a.)’dan söyle rivayet ediliyor:  Yemame savaşı sonrasında Ebu Bekir beni çağırdı. Yanında Ömer b. Hattab’ın olduğunu gördüm. Ebu Bekir, Ömer bana geldi ve Yemame günü kurradan çok kişi öldürüldü, korkarım başka yerlerde de kurra öldürülür ve Kur’an’dan çok şeyler kaybolur, Kur’an’ı toplamanı istiyorum, dedi. Ömer’e Rasulullah’ın yapmadığı bir şeyi sen nasıl yaparsın(?) dedim. Ömer vallahi bu hayırlı iştir, dedi. Bunu bende kabul edinceye kadar Ömer ısrar etti, ben de Ömer gibi düşündüm. Zeyd, Ebu Bekir’in kendisine ‘Sen akıllı, genç bir adamsın, senden şüphemiz yoktur, Rasulullah’ın vahiy kâtipliğini yapıyordun, Kur’an’ı araştır ve topla’ dedi. Allah’a yemin ederim, dağlardan birini taşımayı bana teklif etselerdi Kur’an’ı toplamak kadar bana ağır gelmezdi. Rasulullah’ı yapmadığı bir şeyi siz nasıl yaparsınız(?) dedim. Ebu Bekir, vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi ve ikisinin kabul ettiği şeyi bana da kabul ettirinceye kadar ısrar etti. Ben de Kur’an’ı deri parçaları, dallar, ince taşlar ve ezbere bilenlerden toplamaya başladım. Tevbe Süresi’nin son iki ayeti olan ‘’And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatlidir, merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki Allah bana yeter. O’dan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O büyük Arş’ın sahibidir.’’(9 Tevbe/128-129) ayetlerini sadece Ebu Huzeyme el Ensari’de buldum. Yazdığım sayfalar ölünceye kadar Ebu Bekir de, ondan sonra da Ömer de ondan sonrada Ömer’in kızı Hafsa’nın yanında kaldı. [1]
    İbni Şihab, Enes b. Malik’ten söyle rivayet eder: Huzeyfeb. Yeman Osman’a geldi. Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Irak ve Şam bölgesinden askerlerle beraber savaşıyordu. Kur’an’ın kıraat şekillerinden Huzeyfe korkmuş, Osman’a gelerek söyle demişti: Ey mü’minlerin emiri, Yahudiler ve Hıristiyanlar kitapları üzerinde ihtilaf ettikleri gibi ihtilaf etmeden önce bu ümmetin imdadına koş. Osman, Hafsa’ya haber göndererek musaflar yazmak ve iade etmek üzere yanındaki sayfaları göndermesini söyledi. Hafsa sayfaları Osman’a gönderdi. Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zubeyr, Said b. As ve Abdurrahman b. Hars b. Hişam’a görev verdi onlarda sayfaları çoğaltarak musaflar yazdılar. Osman, Kureyş kabilesinden olan üç kişiye, ‘’Kur’an’ın yazımı konusunda Zeyd b. Sabit’le bir şeyde ihtilaf ederseniz, Kureyş lisanı/lehçesi ile yazın, çünkü onların dilinde indi.’’ Dedi. Öyle yaptılar ve sayfalardan Mushaflar çoğalttılar. Osman sayfaları Hafsa’ya geri verdi. Yazılan Mushaflardan her bölgeye bir tane gönderildi ve onun dışındaki sayfaların veya Mushafların yakılmasını emretti.’’
İbni Şihab, Harice b. Zeyd b. Sabit babasından şöyle dediğini işittiğini söyledi: Mushafları çoğaltırken Ahzab Suresi’nden Resulullah’ın okuduğunu işittiğim ‘’Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a verdiği sözü yerine getirmiştir.’’  (33 Ahzab/23) ayeti bulunamadı. Onu aradık ve Huzeyme b. Sabit el-Ensari’de bulduk, mushafta Azhab suresine ekledik. [2]
     5-Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’ın hadisleri yasaklaması halk arasında şahitsiz ve delilsiz olarak peygambere isnad edilebilecek rivayetlerin önüne geçmiştir. Yasak ilim ehli dışındaki rivayetleri engellemeye yönelik bir yasaktır.
      6-Dört halife dönemi içerisinde peygamberin sahabesi peygamberin sünnetini biliyorlar ve bizzat yaşıyorlardı. Ancak daha sonraki dönemlerde yeni Müslüman olanların dini yanlış anlamaları neticesinde, hadisleri Hz. Peygamber'den ilk duyup hıfzeden sahabe neslinin bir bir aradan çekildiğini ve yerlerine kendileri gibi sünneti bilen hafızların bırakılmadığını, ayrıca bid'atlerin de yayılmaya başladığını gören halîfe Ömer b. Abdulaziz (r.) bütün vâli ve âlimlere mektup göndererek bizzat devlet emriyle hadislerin yazıya geçirilmesini emretmiştir. Emrin gereğini ilk gerçekleştiren ünlü alim imam Zührî (ö.124/741) olmuştur. [3]
     7-Peygamberin sağlığında da hadisleri yazanları eleştirenler olmuştu. Ancak bu eleştirinin her önüne gelenin iyice bellemeden peygamberden gördükleri her bir şeyi yazanlar için olabileceği anlaşılmaktadır.
"Benim sözlerimi işitip, iyice belledikten sonra başkalarına ulaştıran kimselerin Allah yüzlerini ak etsin." [4]
     Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Sizden burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin!” [5]
     Sahabe peygamberin sünnetini biliyordu peki daha sonraki nesillere yazılmadan ulaşması nasıl mümkün olsun. Peygamberin burada bulunmayanlara tebliğ edin emri nasıl yerine getirilecek. Yani bize bu tebliğin ulaşması için elbette yazılmasından başka bir yol bulunmamaktadır.
     Abdullah b. Amr b. As'ın anlattığı şu olay hadislerin yazıya geçirilmesine izinin zaten var olduğunu gösteriyor: "Resulullah'dan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve 'Resulullah(s.a.s.) kızgınlık ve sükûnet hallerinde konuşan bir insan iken sen ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın?' dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resulullah'a arzettim. Eliyle ağzına işaret ederek; 'Yaz, nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz' buyurdu" [6]
   8-Şayet bu yasak umimi olsaydı Kuran sadece teorik olarak kalır ve uygulama boyutu olmayınca sonraki nesiller için peygambersiz bir din ortaya çıkardı. Bu durumda sonraki nesiller şöyle mazereteler öne sürebilirdi.
   1) Bizim zamanımızda peygamber yok biz sahabe gibi nasıl yaşayalım? Sahabenin yanında Allah’ın resulü vardı ve her şeyi ından görüp yapıyorlardı. Biz ise peygamberi görmedik ve Kuran’la başbaşa kaldık. Hesab bakımından biz onlarla nasıl bir olalım?
   2) Peygamber son peygamber olmaz yeni bir peygamber gelmesi gerekirdi. Peygambere itaat emri hakkındaki ayetler hükmünü yitirmiş olurdu. Allâh sübhanehu ve Teâlâ Peygamberlerin gönderiliş gayelerini açıklarken Nisa suresi 64. ayette şöyle buyurmuştur: "Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik" (Nisa-64)
 
   Bu durumda itaat edilecek bir peygamber bulunamazdı.

   "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin de yaptıklarınızı boşa çıkarmayın!” Muhammed/33

   “İman edin de Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer aksine giderseniz bilin ki Resulümüzün görevi açık bir tebliğden ibarettir.” Tegabun-12

   “Yok, yok! Rabbine yemin ederim ki onlar aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Nisa-65

   9- Peygambere itaate ve ona uyulması gerektiğine dair bir çok ayet varken uyulacak peygamberden bir şeyler nakleden sahabeyi dört halife neden yasaklasın? Olsa olsa delilsiz ve şahitsiz ilimden uzak kişilerin rivayet ettiklerinin yazılmasını yasaklamışlardır.

   10- Resulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Bana Kur'ân ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi , 'Size bu Kur'ân yeter ; onda neyi helâl bulursanız , onu helâl kabul ediniz; onda neyi haram bulursanız, onu'da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Resulullah'ın haram kıldığı da ALLAH'ın haram kıldığı gibidir..." [7]

   "Size kendilerine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şeyi bırakıyorum: ALLAH'ın Kitâbı ve Nebi'sinin sünneti." (Muvatta', Kader,3)

   O halde Kuran haricinde emanet bırakılan bir şeyin yazılmasının yasaklanması onun hiç kabul edilmediği için değil, insanların bilgisizce rivayet etmemesi için sınırlandırılmasıdır.

   Ebu Sa'îdi'l-Hudri (r.a.) anlatıyor: "Ensârın bulunduğu bir mecliste oturuyordum. Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) beti benzi atmış olarak çıkageldi. Korku içinde olduğu hâlinden belli idi. Bize: "Hz. Ömer (r.a.)'in huzuruna girmek için izin istedim. Üç sefer tekrar etmeme rağmen cevap alamadım. Ben de geri döndüm. Arkamdan adam göndererek geri çağırttı ve: "Niye girmedin" diye sordu. "Üç sefer izin istedim, cevap alamayınca geri döndüm. Çünkü Resûlullah (a.s.)'ın: "Biriniz üç sefer izin istedikten sonra cevap alamazsa geri dönsün." dediğini işittim." diye açıklama yaptım. Bu cevabım üzerine Hz. Ömer (r.a.): "Hz. Resûl (a.s.)'ın böyle söylediğine dâir ya delil getirirsin veya elimden çekeceğini sen bilirsin." dedi. İçinizde Resûlullah (a.s.)'dan bunu işiten var mı?" diye sordu. Ubey İbnu Ka'ab: "Seninle cemaatin en küçüğü gelebilir." dedi. Cemaatin en küçüğü bendim. Kalktım. Ebu Musa (r.a.) ile beraber gittik. Resûlullah (a.s.)'ın bunu söylemiş olduğunu haber verdim. Bunun üzerine Hz. Ömer, Ebu Musa (r. anhuma)'ya: "Ben seni itham etmiyorum. Fakat halkın Resûlullah (a.s.) hakkında gelişigüzel konuşmasından korktum." dedi."
Bu hadîsin fârklı tariklerinde bâzı açıklayıcı ziyadeler gelmiştir. Ebu Bürde (r.a.)'ın rivayetinde Ubey İbnu Ka'ab (r.a.) Hz. Ömer (r.a.)'e çıkışır:
   "Ey İbnu'l-Hattâb, Resûlullah (a.s.)'ın Ashâbına azâb (verici) olma!"
   Hz. Ömer (r.a.) de ona şu cevabı verir:
   "Subhânallah! (Niye yanlış anladınız!) Ben yeni bir hadîs işittim ve tahkik edeyim dedim." [8]

   10-Peygamber aşığı dört halifenin peygamberin sünnetlerinin yazılmasını yasakladığını söyleyerek hadis inkarcılığı yapanlar ancak İslam’dan nasibi olmayan insanlardır.
 
    DÖRT HALİFE HADİS RİVAYET ETMEDİ Mİ?

   Hadis inkarcılarının dillendirdikleri hususlardan biri de dört halifenin neden hadis rivayet etmedikleri. Halbu ki dört halifeden de hadis rivayet edilmiştir.

   Hz. Ebû Bekir (r.a.) az hadis rivayet etmesinin sebebi, Peygamber Efendimizden sonra iki yıl gibi kısa bir müddet hayatta kalmış olmasıdır. Ayrıca devlet işleriyle meşguliyeti de hadis rivayetine mâni olmuştur. Hz. Ömer (r.a.)’da Hz. Osman’da ve Hz. Ali (r.a.)’da yine devlet yönetimi ve yaşanan fitne fesatla mücadeleyle meşgul olmuşlardır.

   Hz. Ebû Bekir (r.a.), Peygamberimizden 142 hadis rivayet etmiştir.
   Ömer bin el-Hattab (r.a.): 500 hadis rivayet etmiştir.
   Ali bin Ebi Talib (r.a.): 500 hadis rivayet etmiştir.
   Osman bin Affan (r.a.): 146 hadis rivayet etmiştir. [9]

 

Musab Köylüoğlu


[1] (Buhari, Cem’ul-Kur’an, 6/98)
[2] (Buhari, Cem’ul-Kur’an, 6/99 – Ahmed b. Hambel Müsned (c.2, s. 43-52)
[3] (İbn Hacer, Fethu'l-Barî, 1/208).
[4]  (Ebu Davud, ilim, 10; Tirmizî, ilim, 7)
[5] Buhari 4096, Müslim 1679/29
[6] (Ebu Davud, ilim, 3)
[7] (S. Ebû Davûd, c.5,s.11)
[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/44-47.
[9] İbni Hazm, Cevamiu’s-Sire